3 Mayıs 2016 Salı

The Long Dark

The Long Dark, şu an erken erişimde ve sadece sandbox modu olan, open-world bir survival oyunu. Survival deyince pek çok kişinin aklına bol zombili, yaratıklı, canavarlı, onları vurmacalı survival-horror’lar geliyor. Ama Long Dark sadece survival, üstelik de çok gerçekçi. İçinde zombiler yok, bir takım yaratıkları öldürmeye de dayanmıyor (o tür oyunlara karşı olduğumdan değil, ama sayıları çok arttı ve kaliteleri de aynı oranda düştü ne yazık ki, bundan on yıl önce bir orijinallikleri ve hoşlukları vardı belki ama artık -en azından beni- baydılar). Long Dark’ta en çok doğaya karşı savaşıyoruz. Küresel bir felaketin ardından uçağımızın düşmesi ve kendimizi –tek sağ kalan olarak- Kanada’nın vahşi, ıssız bölgelerinde bulmamızla başlıyor oyun. Amaç basit: bu dünyadaki her türlü kaynağı kullanarak, olabildiğince hayatta kalmak. İnsanın içine işleyen, eksi yirmilerde gezinen soğuğa, açlığa ve vahşi hayvanlara karşı kıyasıya bir mücadeleye girişmemiz gerekiyor.



Long Dark’ın yapımcısı Hinterland Games’in stüdyoları Kanada’nın kuzeyinde, doğanın ortasında küçük bir kasabada konumlanmış, tıpkı oyunun geçtiği yerler gibi. Kickstarter’da topladıkları 200 bin dolarla bu oyunu hayata geçirmişler, üstelik Nisan 2016 itibariyle bir buçuk yıldır Steam’de early access’te olan oyun, 750.000’den fazla satmış. Story modu daha ortada bile yokken. Bu da şu demek: şu an piyasada olan versiyonda belli bir hikaye yok, belli bir son da yok, amaç sadece hayatta kalmak ve hayatta kalmayı başarabildiğiniz sürece, -teoride- sonsuza dek oynayabilirsiniz. Hikayeli versiyon yani story mode’un 2016’nın sonbaharında çıkması bekleniyor, ama tarih kesin değil. Episodik olacak ve ilk sezonun (4-6 saat oyun süresi olan) ilk iki episodu birden piyasaya çıkacak.

Gelelim şu an satışta olan sandbox versiyona. Oyunu satın alınca, her türlü güncellemeyi de çıktığı anda otomatik olarak indirmeye hak kazanıyorsunuz –tabii henüz çıkmamış olan bölümlerin de parasını vermiş oluyorsunuz. Bu güncellemeler, benim Long Dark’ı keşfettiğim sürede en azından, oyunu inanılmaz derecede zenginleştirip bambaşka bir deneyime dönüştürdüler. En başta sadece bir bölge –Mystery Lake- varken, artık tam beş farklı bölge var –Pleasant Valley, Coastal Highway, Desolation Point ve Timberwolf Mountain-. Bu bölgelerde gezerken bir haritadan ya da pusuladan yardım alamıyoruz (internette oyuncuların kendi oluşturdukları haritalara bakabilirsiniz tabii) ve bölgeler birbirine geçişli, yani tüm dünyayı tek oyunda dolaşabiliriz. Birkaç hafta önce çıkan son güncelleme Tireless Menace ile sandbox moduna challenge’lar da eklendi. Şu an iki challenge var: biri, belirli bir süre içinde birkaç farklı haritayı geçmemizi, bir yerden işaret fişeğini alıp bambaşka bir yerden onu ateşlememizi gerektiriyor. Diğeriyse korkunç bir ayı saldırısıyla başlıyor – bizi paralayıp ancak kondisyonumuz yüzde 5’e düşünce bırakan yaralı ve çok kızgın bu ayı peşimizi bir an bile bırakmazken sağ kalmayı başararak farklı bir bölgedeki bir kulübeye ulaşmamız gerekiyor, bunda zaman kısıtlaması yok. İkisi de çok keyifli.



Kondisyon demişken: Long Dark’ta açlık, susuzluk, vücut ısısı ve enerji, sims’dekine benzer dört farklı bar ile gösteriliyor. Karakterimize ihtiyacı olan şeyi (yiyecek, su, sıcaklık ve uyku gibi) bu barlardan herhangi birisi tamamen boşaldıktan sonra da sağlayamazsak, normalde %100 olan kondisyonu gitgide düşmeye başlıyor. Bu sayı 0’a ulaştığında da, bildiniz, ölüyor. Eğer dışarda uyuyorsak ve fırtına çıkarsa, uykumuzda soğuktan ölme ihtimalimiz de yüksek. Tabii bir kurt ya da ayı tarafından saldırıya uğrayarak da ölebiliriz. Oyunda şu anda balıklar, tavşanlar, geyikler, kurtlar ve ayılara rastlamak mümkün. Balıkları olta kullanarak, tavşanları kapan kurarak, geyikleri de (tabii kıyabilirsek) tüfek ya da okla avlayabiliyor, etlerini yiyebiliyor, postlarını ve bağırsaklarını kurutarak bizi sıcacık tutacak giyecek ve uyku tulumu yapımlarında kullanabiliyoruz. Elbet kurt ve ayıların da aynı şekilde – ama onlar da bizi avlıyor. Toplam üç ayı öldürmüş birisi olarak gururla söyleyebilirim ki, bir ayıyı öldürmek, özellikle de tek kurşunla –kafasına isabet etmiş olsa bile- ölmeyeceğinden ve vurulduğu anda koşarak üstünüze saldıracağından, çok zor. Yine de ayıdan çıkan 30 kilo et (geyik ve kurtlarınkinin 5-6 katı), bu zorluğa değmesini sağlıyor.

Hava koşulları çok çetin, bu nedenle dışarda kaldığımız zamanlarda sık sık ateş yakmamız gerekiyor. Ateş yakma skill’i yaka yaka yükselirken, her seferinde başarılı bir şekilde ateş yakma ihtimalimiz artıyor. Tabii bunun için çalı çırpı, odun, kav, kibrit gibi malzemelerimizin de olması lazım. İçtiğimiz suyu da bu şekilde yapıyoruz: bir parça karı ateşle eritiyor, sonra da kaynatıyoruz. Kaynatmadığımız takdirde, besin zehirlenmesi veya enfeksiyon kapabiliyoruz – aslında çeşitli hastalık ve sakatlıklara, Long Dark’ta sıkça rastlamak mümkün. Çiğ et yersek, durumu yüzde 20’nin altına düşmüş yiyecekleri tüketirsek, kurt ya da ayılar tarafından ısırılırsak, yüksekçe bir yerden düşersek ya da çok fazla eşya taşıyorken hızlı hızlı yürümeye kalkarsak… oyunda çeşit çeşit hastalık var. Kendimizi, inventory’mizde oldukları takdirde tabii, antibiyotiklerle, bandajlarla, ağrı kesicilerle, şifalı bitkilerle ve dinlenerek iyileştirebiliyoruz. Kapalı alanda uzun süre kalırsak cabin fever’a bile yakalanıyoruz! O durumda da, iyileşmek için tam 48 saati dışarda geçirmemiz gerekiyor.



Long Dark’ın sandbox modunda üç farklı zorluk seviyesi var. En kolayı yani pilgrim’de ayılar ve kurtlar bize saldırmıyor, onlara çok yaklaştığımızda tabanları yağlıyorlar. Ayrıca diğer seviyelere göre çok daha uzun sürede üşüyor, çok daha zor yoruluyoruz. İlk oynamaya başladığınızda –çok büyük ihtimalle- ölüp duracağınız için bu seviyede başlamak, oyunun mekaniklerini ve etrafı birazcık olsun keşfettikten sonra diğer seviyelere geçmek en mantıklısı, ama oyuna alıştıktan sonra pilgrim hiçbir koşulda kesmeyecektir. Orta seviye voyageur – ayılar ve kurtlar sizi fark edince saldırıyor, daha çabuk üşüyor, daha çabuk yoruluyorsunuz, ama çevre sizin azılı düşmanınız gibi de davranmıyor. Sanırım en uzun oyunumu bu seviyede oynadım, ama bir süre sonra o da kesmemeye başlıyor ve, ta-tam, en zor seviye olan stalker’a geliyoruz. Stalker, etrafta bulduğumuz malzeme sayısı çok ama çok azaldığı için, inanılmaz zor bir seviye. Ayrıca süper bir şekilde giyinmediysek yarım saatte donmanın eşiğine gelebiliyoruz, hemencecik yoruluyoruz, ve yanlış gözlemlemediysem etraftaki kurtların sayısı da daha fazla, sürüler halinde dolaşıyorlar; voyageur’da 1 ya da 2 kurtun düştüğü bir bölge, stalker’da 3-4 kurtla kaynıyor.

Oyunun tamamen gerçekçi olabilmesi adına bir zorluk seviyesi daha olmasını isterdim. Pilgrim gibi, kurtlarla ayıların bize (belki çok provoke edilmedikleri takdirde) saldırmadığı, ama stalker’daki gibi, hızlı yorulduğumuz/üşüdüğümüz, az sayıda ganimet bulabildiğimiz bir seviye. Yine doğa koşullarına karşı hayatta kalmak için uğraştığımız, zorlandığımız, ama biraz da keşfe dayalı, etrafta sürekli “bir hareket var mı, şu ayı üstüme atlayıp beni parçalayacak mı” korkularıyla olmadan rahat rahat gezinebildiğimiz ve vahşi hayvanları sadece aç kalmamak için, mecbur kalırsak öldüreceğimiz bir seviye. Bir de oyunun içinde bir yerlerden bir pusula çıkmasını dilerdim, özellikle hepsi birbirinin aynı görünen sık ağaçların arasında dört dönüp ne tarafa gittiğimi bilmeden yürümeye çalışırken donma tehlikesiyle karşı karşıya geldiğimde. Belki nihai versiyona bunları eklerler?



Ganimet demişken: Long Dark biraz da buna dayalı. Keşfettiğimiz ıssız, terk edilmiş evlerde, kulübelerde, mağaralarda, çiftliklerde, uçak enkazları arasında malzemeler bulmak ve onların hangilerini yanımıza alacağımıza karar vermek: çünkü üstümüzde taşıyabileceğimiz miktar 30 kg ile kısıtlı, aşırı yorulduğumuzda da bu miktar iyice düşmeye başlıyor. Eğer çok fazla şey taşımaya çalışırsak daha çabuk yoruluyoruz, yürüyüşümüz yavaşlıyor, bir süre sonra hiç sprint edememeye/koşamamaya başlıyoruz, yükümüzü iyice abartırsak da ancak karınca hızıyla yürüyebiliyoruz. Ve ihtiyacımız olan çok şey var: çeşit çeşit etler, konserveler, çikolatalar, içecekler, tıbbi malzemeler, kıyafetler, tüfek-ok gibi silahlar, bıçak-balta gibi olmazsa olmazlar, onların bakım ve temizliği için bir sürü araç gereç, gaz lambası, meşale, olta ve daha neler neler. Böyle anlatınca göz korkutan ve iç bayan bir şey gibi duyulduğunu biliyorum, açıkçası birisi bana bu oyunu böyle anlatsaydı oynamayı düşünmezdim bile, “sürekli yemek pişirmekle, yemekle, uyumakla, onu bunu toplamakla, crafting yapmakla mı uğraşacağız, öh” derdim –nitekim demiştim de, bir arkadaşım ilk anlattığında. Sonra o arkadaşım Long Dark’ın bir videosunu çekip gönderdi bana – ancak o zaman ilgimi çekti oyun. Çekiş o çekiş. Toplamda kaç saat oynamışımdır bilmiyorum, bilmekten korkuyorum da açıkçası.

Oyunun sizi o karlı ıssızlığın ortasında hissettiren acayip gerçekçi havası öyle bir sarıyor ki, bırakmak istemiyorsunuz. Evet her oyunda daha uzun süre hayatta kalmak, daha uzun süre dayanmak, kendi kendinize küçük çelınclar oluşturup başarmaya çalışmak (“şu kadar günde ilk bölgeden son bölgeye geçeceğim” gibi, “dışarda şu kadar gece geçireceğim” gibi, “hiçbir hayvan öldürmeden, tüfek bulsam da almadan şu kadar zaman hayatta kalacağım” gibi) çok eğlenceli, ama beni Long Dark’a bu kadar bağımlı yapan şey, bir şekilde bana kendimi cidden dünyadaki son insan gibi hissettirmeyi becerebilmiş olması, sanki gerçekten Kanada’nın kuzeyinde, eksi 25 derecede, büyük bir yıkım görmüş dünyanın sakin ve melankolik havasında, korkunç bir sessizlikte, donmuş bir gölün üstünde gerçekten de yürüyormuşum gibi. En son ne zaman bir oyuna bu kadar çok zamanımı vermiştim hatırlamıyorum – Skyrim belki, ama onda da devasa bir görev listesi vardı. Long Dark içinde senaryo, hikaye ve görev olmadan kendini bu kadar uzun süre oynattırabilen bir oyun. Demek ki çok orijinal ve başka bir oyun. Story mode’u heyecanla bekliyorum.

O zaman buyrun screepshot çılgınlığına:
























































5 yorumcuk:

SaÇaKLı dedi ki...

Böyle bir yazıyı okusam başlamam diyorsunuz da hayatında sadece Grim Fandango oynamış beni bile merak ettirdiniz. :)

kerevizli kedi dedi ki...

Screenshot'lara bayıldım! Oyunun gerçekçilik seviyesi bazen acı verici bir boyutta oluyor. En gıcık olduğum şey sürekli eşyaları bir yerlerde depolamak zorunda olmak, "neyi bırakmalıyım, neyi yanımda taşımalıyım" kararsızlığı içerisinde hiçbir eşyayı bırakamıyor olmak... Ayrıca grafiklere de ayrı hastayım, pastel renkler, gün doğarken ve gece karşılaştığımız harika manzaralar.. Story modu çok keyifli olacak gibi.

Ayrıca her iki çelıncı da başarıyla tamamlamış olmanın önünde saygıyla eğiliyorum. Bende o sabır yok :)

Eyyüp Aykut dedi ki...

Oyun çok güzel bence direk orta seviyeden başlayıp oynayın çünkü kolay da oynarken etraf araç gereç le doluyor onu alayım onu craftlayayım derken oyunun asıl tadını alamıyorsun.
Türkçe yamasını da yapmışlar : http://rgho.st/6Trdp9msS

even better than the real thing dedi ki...

Çok güzel anlatmışsın. Screencap'ler de şahane. İlk fırsatta alıp oynayacağım :)

Adsız dedi ki...

fırtınada kaldığınızda kar sığınağı yapın kumaş küçük odun parçası önune uyku tulumunu serin sonra güzelce uyuyun sıcacık gel keyfim gel. işiniz bitince sökün sonra bozulup hiç bir işe yaramıyor .